29 Şubat 2008 Cuma

İNSANA YATIRIM YAPMAK (SEVGİDEN GEÇER)

Yeni açılmasına rağmen bu özel sitem; uzun zamandır yazamıyorum sayfama.


Hastalıklarla uğraşıyorum bu ara. Dayıcım çok ciddi bir ameliyat geçiriyor. Akciğer kanseri olduğunu anladı 6 ay önce. Ve bugün kaburgasına yapışmış olan kisti alacaklar, 14 saatlik bir ameliyat ile. Aslında acıtasyona yer vermek istemiyorum yazımda. Ben daha çok manevi duygular, dostluklar adına yazmak istiyorum. Vakitsizlikten yazamıyorum gibi başladım söze ama şu saatlerde dayım ameliyatta ve ben çalışamıyorum iş’te. Aklım onda veya onunla ilgili şeyler yazmakta. Aslında konuşamadıklarımızı kağıda dökmekte. Yazmak için ilham arıyor insan. İlhamsa hem sevinçte, hem üzüntüde, hem belirsizlikte, hem elle tutulur bir şeyde...


Dayımın hastalığı maalesef günümüzün vebası ve çok masraflısı. Elimizdeki bütün imkanlar kemoterapi aşamasında tükendi. Ve % 70-75 görülen iyileşme onu ameliyat aşamasına getirdi.


Ömrünü uzatabileceğini söyledikleri ameliyatı olmak çok istedi. Umut insana her zorluğu yaptırıyor, hele ki bu yaşamak umudu olursa...


Maalesef biz de, hani çoğu kez bilgisayarımıza gelen ama bizim doğru olduğuna inanamadığımız mailler gibi yardım kampanyasına başvurduk.


Ve ‘damlaya damlaya göl olur’ atasözünü yaşayarak öğrendik, kanıtladık.


Duyarlı davranan arkadaşlarımıza, maddi yardım yapan veya yapamasalar da, manevi desteklerini hep yanımda hissettirenlere sonsuz teşekkürler.


Sadece bu ameliyat mevzuunda değil, ‘hayatımın ikinci bölümünü yaşıyorum’ diyerek, sıfırdan başladığım İstanbul’a tekrar dönüş hikayemde de, dostluklarını bana hissettiren gönül insanlarına da teşekkürler.


Sıfırdan başlıyorum dediysem, sadece maddi anlamda demek istedim. Yoksa benim her şeyim var: Ailem, dostlarım ve biricik oğlum.


Bu zor günlerimde kendime bir deyim buldum ve çok hoşuma giderek kullanıyorum :

Ben insana yatırım yapmışım’ diyorum.


Cebim parayla dolmuş, onu hoş sohbetiyle yiyebileceğim sevdiklerim yanımda yoksa, hiçbir tadı yok. Ben tek başıma yemek yemeği de sevmem, yalnız gezmeyi de. Hiç konuşmadan seyredilse de sinema, çıkışta yorum yapacağım bir arkadaş isterim yanımda. İçini dökeceğin birileri veya sana içini dökenler olacak ki etrafında, hayat anlam kazansın. Sıkıntıların içinde şişip, seni patlatmasın kendi kabuğunda. Sen konuştukça rahatlar, hafiflersin; dinledikçe yanındakilere sevgini hissettirirsin.


İnsana yatırımlarınız artsın ki, sevgi zengini olun. İnsanları seven, hayatı sever. Hastalıkları varsa da yaşama sevinci ile onları yener.


Hayat paylaştıkça güzel ve tadında.

Yalnız kalırsan yaşıyorum deme dünyada’.






'BEN ASKERE GİTMİYECEĞİM ANNE'

Hani bitmişti terör, şehit vermek .
Son 2 aydır yine acı haberleri dinliyoruz medyadan.
6 yaşında henüz oğlum ; bir anne olarak kara kara düşündüğüm askerlik görevinin zorluğunu maalesef küçücük beyniyle idrak etmiş durumda. TV’deki acılı şehit annelerinin ağlamalarını -başta ben dayanamıyorum diye – ne kendime , ne de oğluma izlemeyi yasaklıyorum. Ancak bir şekilde duymuş oğlum.
Dün gece yatarken, -- Anne ben askere gitmiyecem, dedi. Savaş yapmak istemiyorum, dedi.
Paralı askerlik belki olur o zamana , belki olmaz; olsa da benim gücüm yetmez ödemeye.
O nedenle -- kesin gitmezsin oğlum askere, diyemedim.
Oğluma hiç yalan söylemedim.
Hep onun dilinde, anlayabileceği kelimelerle bugüne kadar açıkladım her şeyi.
Şimdi askere gitmeme sözünü nasıl verebilirdim ki ona?
--Ama bütün askerler gitmiyor ki savaşa, diyerek örnekler vermeye başladım.
Bak baban da askere gitti ama savaş yoktu.
(Her zaman gördüğü Kuleli Askeri Lisesinde askerliğini yapan),
--Murat enişten de İstanbul’da askerdi, savaş yoktu.
Biraz makul gelmeye başladı herhalde. En azından asker olma hayallerine dönebileceğine sevinerek,
--O zaman savaş olmayan askere gideyim ben, dedi.
(Büyüklerle konuşma işini daha çok bana bıraktığından; öğretmenime sen söyle,doktoruma sen söyle der gibi,)
-- O zaman sen söyle anne, Mert savaş olmayan askere gitsin de, olur mu?

Gözyaşlarım gelecek askerlik günleri içindi...

15 Şubat 2008 Cuma

BİR ARKADAŞ DEMEK BİR DÜNYA DEMEK

Neden bu başlık?
Çünkü bu sitemin kurucusu, hatta isim annesi ben değil, bir arkadaşım olduğu için...
Benim şiir yazmak, makale yazmak, görüş bildirmek, yani yazmak
hobimi bilir kendisi. Ben düşüncelerimi yazmakla açılırım.
Konuşmayı da çok severim ama çantamda bir kalem ve kağıdım mutlaka
bulunur. Bazen denizdir, bazen bir şarkı, bazen de kalabalıktır bana ilham veren. Ama yazmayı çok severim.
Sitemin ismine bayıldım; arkadaşıma binlerce teşekkürler:
HAYATMERT ; çünkü 'Hayatım Mert' .
O benim 6 yaşındaki biricik oğlum MERT .

Yanda pasta tasarım blogu bulunan arkadaşım Nesrin'i de ziyaret edin ki, yazdıklarımı sizlerle,dünya ile paylaşabilmem için bana açmış olduğu bu siteden dolayı tekrar tekrar teşekkür edelim.

Kendisi de bir anne olan Nesrin'e ithafen yazdığım naçizhane şiiri de, şiirlerim bölümünde (Aşçı Anne) okuyabilirsiniz.

Her yazılanda bir hayat, bir mutluluk, bir paylaşım bulmak dileği ile...Hayat sevgi,
Hayat gülücük,
Hayat öpücük,
Hayat Mert, ya sizce...

AŞÇI ANNE

İlk sebze çorbasıydı,
Mutfakta severek yaptığım.
Takdirlerini şapırtılarla duyurdu bana,
Bebeğimdeydi; çünkü kulağım.
Protein olsun diye,
Az kalsın, et koyacaktım muhallebinin içine.
Teşekkürü gözleriyle ederdi,
‘Ellerine Sağlık’ dercesine.
Büyüdükçe bebeğim
Mutfağa daha çok sarıldı ellerim.
Her gün bir başka denemeydi
Pudingler ve kurabiyelerim.
Biricik oğlum, ilk ve tek müşterimdi,
Hesabı limitsiz, kredili öpücükle verirdi.
Doğumgünü pastasını ben yapmak istedim
Anladım ki; bu işte hünerliymişim.
Yemek pişirirken ‘sevgi katılmalı’ derlerdi;
Benim sevgim de oğlumla mutfağıma geldi.
Şimdi amacımız; pastalarımızı herkesle paylaşmak
Sevgimizi de sizlerle büyütüp, artırmak.

(Kasım / 2007 , Biricik arkadaşım,
pasta tasarımcısı Nesrin’e ithafen)

1 ADET SALATA TABAĞI

Bu yazıyı yazmak, bir yılbaşı hediyesi düşünürken geldi aklıma. İşyerinde yaptığımız çekiliş için önce salata tabağı almayı düşündüm. Acaba kullanabilir miydi, almayı düşündüğüm kişi?
Çünkü günümüzde kişiye özel salata tabakları vardı. Bir lokantaya , Restaurant’a gittiğinizde, siparişinizin yanında size özel geliyor salata tabağınız. Tek kişilik, ayrı olarak yemeniz için.

Tabi ki, en sağlıklısı, hijyen olanı, doğru olanı bu. Ama bir resmiyet çağrıştırıyor insana. Yemeği beraber yemeği düşündüğünüz kişi ile iş görüşmesinde olabilirsiniz.
Veya ilk defa görüştüğünüz için aynı tabaktan yiyecek kadar samimi değilsinizdir.

Ancak evlerimizde, bir çoğumuz, eminim ki, ortaya büyük boy bir salata tabağı koyduğu olmuştur. Sofradakiler, ailemizdir çünkü, birlikteliğimizi, her şeyimizi paylaştığımız insanlar.
Daha önceki zamanları hatırlıyorum; bayramlarda köye gittiğimiz zamanlarda, sabah kahvaltısında, bir tas gelirdi ortaya. İçinde tarhana çorbası; biraz süt katılarak terbiye edilmiş.
Çorbanın sıcaklığı gitsin diye süt konur sanıyordum o zamanlar. Kimbilir belki de gerçek nedeni buydu, hiç sormadım. Şimdiki mutfak deneyimimle yazıyorum terbiye edilmiş diye.
Ama ben hala tarhana çorbası içerken süt dökerim içine. Farklı bir lezzet katar. Belki de köydeki anılarımı hatırlatır; damağımdaki tadı ile.

Büyük bir aile olurduk o sofrada. Bayramlaşmak için İstanbul’dan kalkıp geldiğimiz babaannemin evinde. Kimse kimseden sakınmazdı, herkes aileydi orada.
Sağlık açısından doğru değildi ama adetler böyleydi, sofra düzeni bu şekilde alışılmıştı.
Çatallar ayrıydı ama zeytin, peynir aynı tabaktaydı. Servis tabağı yoktu hiç kimsenin önünde; zaten servis tabaklarına yer de yoktu o küçük sofralarda.

Artık masalarımız da büyüdü, tabaklarımız da çoğaldı. Aileler genişledi, insanlar birbirinden uzaklaştı. Kimse çatalını sallarken havada, birbirine değmiyor artık.
Ortadaki salata tabağında, karşı kenara uzanınca, kızardı annem; ‘komşu kapısına gitmene gerek yok, kendi önünden ye’ diye.

Ne sofrada komşu kapısı var artık, ne evimizin yanında.
Herkesin kendi özel alanı var masada. Yemek tabağının yanında, kendine özel salata tabağı da. Ama ortada ‘1 adet salata tabağı’ yok diye, sevdiklerine dokunmayı ihmal etme....


(ARALIK / 2007 )